Kendini Bilmez Bir Edebiyat Antagonistinin Karalamaları

 

 Bu yazıda her türden yazmaya çalışacağım. Tıpkı Japon edebiyatının eski türlerinden zuihitsu gibi.

 

Japon edebiyatı vs Arap edebiyatı. Bu ikisi hakkında bir karşılaştırma yapmak lazım, güzel olur. Japon edebiyatı dediğimiz şey nedir, Arap edebiyatı dediğimiz şey nedir? İkisi de Doğunun önemli merkez- lerindendir. Birisi Ortadoğu iken diğeri Uzakdoğu. Gerçi bu kavramlar da Batı elinden çıkmadır ama neyse.

 

 Otobüslerde sık görüyorum. Yürümeyi öğrenen çocuklar, bebek arabasında gezdiriliyor. Haddim değil ama bence bu çok sakat bir durum. İlerde problemlere yol açabilir. Şahsi kanaatim, çocuk yürümeyi öğrendikten sonra bebek arabası kaldırılmalı.

 

 Dr. Strange güzel ama eksik bir film. Kevin Feige’ in başında olduğu Marvel Sinematik Evreninin son projesi. Marvel sinematik evreninden bahsedecek olursak, güzel ama amacından iyice sapmaya başladı. İlk olarak Ironman ile başladı. Sonra kendini baya bir geliştirdi. Her ne kadar bu proje sinemayı bayağılaştırıyor ve ucuzlaştırılıyor diye karşı çıkılsa da bence eleştiriler gereğinden fazla abartılıyor. Sinemaya artık yozlaşmış olsa da hem maddi olarak getirisi var hem de sinemayı, yeni çağı gelene kadar ayakta tutuyor. Ve benim inancım şu ki, sinemanın eski şöhretinden daha fazla parlayacağı günler gelecek. Marvel sinematik evreninin yozlaşmış bir tarafına değinecek olursak, LGBT’ den daha fazla para kazanabilmek için LGBT unsurlarına yer vermesi. Bu Dr. Strange’ de de maalesef ki göze çarpıyor. Chavez’ in anneleri olayı misal. Çok sakat ve mide bulandırıcı bir durum. Artı hikayeye bir katkısı yok. Ve Chavez’ in evlatlık olduğu gerçeği var. Yani asıl ailesi bilinmiyor. Buna rağmen biyoloji kurallarını ters yüz ediyorlar hiç utanmadan. Artık çivisini çıkardılar projenin. İllüminati kısmı da oldukça kötü işlenmiş. Çok zayıf gösterilmişler. Ama Dr. Strange’ in gelişimi güzeldi. Geleneklere ilk karşı çıkıp sonra uyması güzel bir detaydı.  Bir de LGBT propagandası vardı bahsettiğim gibi. Ama LGBT’ nin bir hastalık olduğunu hepimiz biliyoruz.

 

 Aslında edebiyatla aram bozuk diyebiliriz. Edebiyat beni karşısında düşman olarak buldu. Şöyle ki bu durum aslında edebiyatla fazla içli dışlı olmamaktan kaynaklanıyor. Edebiyata yeteri kadar eğilip ondan faydalanmasını bilen kişiye edebiyat düşman değil, dost olur. Sonra gelip burda üçüncü sınıf kendini bir halt zanneden yazarın trip atmasına da gerek kalmaz. Edebiyatla aramız bozuk, ben edebiyatın antagonistiyim, ehi ehi. Söylüyorum, komik değil.

 

 Şu sıralar, havalar bir soğuyor, bir ısınıyor.

 

Diyelim ki cahil, dengesiz ve safsınız. Kültür, bilim ve edebiyat gibi konularla ilgilenmek iyidir.

 

Batının kültüründe çizgi romanlar önemli bir yere sahiptir. Batıdan çıkan çizgi roman türü Doğu’ da da önemli bir yer kaplamıştır. Çizgi romanların da zaten bir 100 yıllık geçmişi var. Çizgi roman dediğimiz şey, sadece çizgi roman değildir. Her ne kadar küçümsense de etkili bir anlatım aracıdır.

 

 Paramparça Aşklar ve Köpekler filminin ilk sahneleri, hızla giden bir aracın camından akıp giden manzarayla başlar. İlk diyaloglar endişeli konuşmalardan oluşmaktadır. Bu filmin hızlı akan hayat içerisinde bir soruna odaklanılacağına işarettir. İki genç cahillik ve dengesizlikle başlarını belaya sokmuşlardır. Yanlarında ölüp ölmediği bilinmeyen yaralı bir köpek vardır. Karakterlerin çoğu dengesiz, cahil ve tehlikeli kişilerdir.

 

 Giritli Aziz Efendi’ den çıkarılacak çok ders var. Gençliğinde cahil biriymiş. Babasının ölümünden sonra kendisine kalan mirası har vurup harman savurmuş. Ardından mirası tükenince aklı başına gelmiş ve pişman olmuş. Asker olmuş ve bir paşanın eteğini öpmüş. Ardından diplomat olarak Avrupa’ çeşitli işler yapmış. Vefatına yakın bir dönemde ise bir iki eser yazmış. Bu eserler arasında en önemlisi Muhayyelat. Bu eser, çok zengin bir içeriğe ve çağları aşan ruha sahip. Günümüze kadar etkisini sürdürmüş ve hala sürdürmekte. Konuya gelecek olursak eğer, asıl uyanıklık da bu değil midir? Cahil bir gençken kendine gelip inancı ve milleti için yararlı işler yapmak. Yakın tarihimiz böyle örneklerle dolu.

 

  Çok çizgi roman okuyup fantastik ve bilimkurgu filmlerini sık izlediğim halde bu alanlarda iyi okuyucu ve izleyici olduğum söylenemez. Dahası kendi çizgi romanımı ve fantastik filmimi yapmak istediğim halde bunları söylüyorum. Bu alanların kendine özgü bir aurası vardır. Bu iki alanda çok okuyup çok araştıracaksınız ki, iyi bir okuyucu ve izleyici konumuna gelebilesiniz. Üretme kısmı da ayrı bir mevzu. Elinize kalemi alıp berbat olsa bile bir şeyler yazıp çizmelisiniz. Var olan gruplara katılıp kendinizi geliştirme cesareti göstermelisiniz. 

 

 Çizgi romana sekizinci sanat da derler. Bunun nedeni bağımsızlığını ispatlamış olmasıdır. Bilindiği gibi çizgi roman kendi tarihi içinde ilkel mağara resimlerine kadar uzanır. Çizgi roman harbi sağlam bir sanat.

 

 Öyle ki kendini bir sanat dalı yapmayı başarmış bir sanat. Açıkçası çizgi roman hem edebiyatta hem de resimde kendine yer bulmalı. Ama gel gör ki edebiyatta pek çizgi romanın esamesi okunmaz. Okutmazlar çünkü edebiyata zararlı olduğunu düşünürler çizgi romanın. Bence edebiyata çizgi romanın girmesi gerek. Edebiyat yeni bir soluk alır.

 

 Çizgi roman bir başka dünyadır. Hayal alemine götürür.  Kendini sevdirmesini bildiği kadar kendine düşman da edebilir. Çizgi romana sadece dar açıdan bakmamak gerek. Yani atıyorum, çizgi roman sadece mangadır demek, aptallıktır. Sadece mangadan oluşmaz. Comics, fumetti gibi türleri de vardır. Ki manga Japonların çizgi romana verdiği bir isimden ibarettir.

 

 Fantastik edebiyat ise adı üstünde fantastiktir. Fantastik evrenlerde geçen kurgulardan ibarettir. Ama edebiyat açısından hem yararlı hem zararlıdır. Zararı fazla tüketilmesi halinde kişinin dış dünyadan kopması ve her önüne gelen fantastik kurgunun iyi zannedilmesidir.

 

 Bak buna kızmaya başladım şu sıralar. Sırf para için bile katlanılmaz böyle bir duruma. Saçma sapan fantastik eserlerin büyük ödüller kazandığı bir çağdayız maalesef. Nerde eski fantastik eserler?

 

 Tolkien’ ın Yüzüklerin Efendisi ayarında bir fantastik eser gelir mi acep?

 

 Çizgi roman ile fantastik edebiyat arasında sağlam ilişkiler var. Fantastik bazı eserlerin çizgi romana uyarlandığı bilinir.

 

  Şimdi hezarfen kelimesini bilirsiniz. Bin fenli anlamına geliyor. Eski tarihimizde çokken şimdi yok denecek kadar az. Bir elin parmaklarını geçmez neredeyse. Yakın tarihimizde de çok var ama. Necmeddin Okyay’ dan sonra da devam ettiğini düşünüyorum hezarfenlik geleneğinin. Yakın tarihten örnek vermek gerekirse, ben şu isimlerin de hezarfen olduğunu düşünüyorum. Abdürreşid İbrahim Efendi, Ahmed Cevdet Paşa, Ahmet Vefik Paşa. Tabii bu, gündemde olan hezarfenleri unutturmaz. Unutulan hezarfenlere yönelik bakışımızı değiştirir. Bilindik hezarfenlere Hezarfen Ahmet Çelebi, İbnülemin Mahmut Kemal İnal örnek verilebilir. Unutulmuş hezarfenlerimize dönecek olursak eğer, bu en büyük ayıplarımızdan biri. Zaten baştan hatalı eğitim sistemimizin en büyük eksikliklerinden biri, hezarfenci anlayış. Hezarfenin batı kültüründeki kültüründeki karşılığı ise polimat. Aslında Aristoteles, Batıda bilinen ilk polimat. Diğer adıyla Homo Üniversalis. Latince bütün veya evrensel insan anlamına geliyor.

 

  Yakın tarihte, tek bir uzmanlık şartı aranıyorken artık bunun işe yaramadığı görüldü ve geleneksel sistem olan hezarfenci anlayışa geri dönülmeye başlandı yavaştan. Bunun sebebi ise malum arz talep meselesi. Ama geçenlerde Sefer dergisinde okumuştum. Hezarfen kültürünün Batı anlayışına göre değil, İslami anlayışa göre şekillenmesi gerektiği yazılıyordu. Bunu gördüğüme sevindim çünkü bu, hezarfenciliğin aynı zamanda zaten bizde olduğunu, ama unutturulduğunu gösteriyor.

 

  Eskiden hezarfenlik kişinin kendisine bağlıydı. Tabii bir de sponsor bulmak şarttı günümüzün deyimiyle. Günümüzde bilim o kadar çok dala bölündü ki bunun sonucu olarak, tek bir alanda uzmanlaşmak zorlaştı. Aslında bu durumu sadece bilimle sınırlandıramayız. Hayatın her alanında hezarfenliğe ihtiyaç var. Kültür olsun, sanat olsun, askerlik, ekonomi, siyaset, edebiyat, gündelik yaşam vesaire bütün bu alanlarda hezarfenliğe ihtiyaç var. Gündelik yaşam üzerinden gidecek olursak günlük yaşamda bile baş edebileceğimizden fazla uyarıcı var. Eski tarihlerdeki günlük yaşam gibi değil artık hayat.

 

   Doğunun kültürüne, tarihine ve edebiyatına ilgi göstermekte artış yaşıyoruz. Ama maalesef ki yeterli değil. Avrupa ve Asya arasındaki köprü olan Türkiye’ nin özellikle bu meseleye eğilmesi gerektiği kanaatindeyim. Batılıların kullandığı Doğu, içerik olarak, Yakın ve Uzak Doğu’ dan ibaret. Peki ya bizim doğumuz nereye düşer?

 

 Abdürreşid İbrahim Efendiyi ilk duyduğumda on beş, on altı yaşlarındaydım. Bana gayet çekici gelmişti. Bir Müslümanın hayatına bu kadar işi sığdırabilmesi. Gerçi Abdürreşid İbrahim Efendi hakkında bir yazı yazmak beni aşar. Ama bir şeyler yazmaya çalışacağım. Abdürreşid İbrahim Efendinin hayatını genel olarak birkaç parçaya ayırabiliriz. Bunlar eğitim dönemi, Rusya Müslümanlarını örgütleme dönemi ve Japonya’da tebliğ faaliyetleri.

 

 1857 yılında doğan Abdürreşid İbrahim Efendi, medrese eğitimi almış ve bir süre sonra anne ve babası vefat etmiştir. 1879 yılında Medine’ye gitmek için İstanbul’ a geldi. 1880’de Medine’ye gitti ve İslami ilimler eğitimi almaya başladı. 1884 yılında İstanbul’ a gitti. Dönemin aydınlarıyla iyi ilişkiler kurdu.  Ardından memleketine geri dönüp evlendi. 1892’de kadı tayin edildi. Çeşitli sıkıntılar yaşayan Abdürreşid İbrahim, vazifesinden ayrıldıktan sonra çıkardığı risaleleri, Müslümanlara dağıttı. 1897’de birçok yeri dolaşan Abdürreşid İbrahim, Japonya’ya da ilk kez uğradı. 1902 yılında tekrar Japonya’ya gitmiş ve Japon kültürünü öğrenmeye çabalamıştır.

 

 Büyük adamdır vesselam. Aynı zamanda bir hezarfendir. Yetim olduğu zamanlarda bile pes etmemiştir. Pes etmemesi en büyük özelliklerinden biri olan Abdürreşid İbrahim Efendi, Rusya Müslümanlarını sıkı bir şekilde örgütlemesiyle bilinir. Rusya’nın baskısına rağmen İslami bir hayat tarzını yaymaya çalıştı.

 

İslam dünyası ve Japonya arasında kültür elçisidir. Kurduğu Asya Gıkai derneği sayesinde Tokyo’da bir cami yapmaya karar verdi. Vefatına kadar burada imamlık yapan Abdürreşid İbrahim, 1944 yılında vefat etti. Allah rahmet eylesin.

 

 Abdürreşid İbrahim Efendinin işte böyle bir hayatı var zorluklarla geçmiş bir hayat. İslama hizmet etmekle geçmiş bir ömür. Bir sürü hizmeti var.

 

Eski ilimler tabiri daha çok falcılık, astroloji, simya gibi günümüzde kabul görmeyen ilimler için kullanılagelmiştir. Ama bence bu kullanım oldukça yanlış. Çünkü eski ilim dediğimizde aklımıza gelmesi gereken şeyler eski seyyahlık teknikleri, şamanlık vb. Ama şurası da var ki piksel oyun gibi alanlar da artık tutkunları hariç, kimse yüzüne bakmadığı için eski ilimler alanına dahil edilmeli.

 

Japon edebiyatı, kendine özgü bir edebiyat doğrusu. O da derya deniz diyebiliriz. Japon edebiyatı,   nedir ne değildir? Japon edebiyatı, Japon milletinin bin yıldan beri var olan edebiyatıdır elbet. Japonların ilginç bir edebiyat tarihleri var. Savaş ağırlıklı bir edebiyat. Tabi bu durum Meiji döneminden sonra değişmeye başlıyor. Ve Batı kültürü Japon edebiyatına giriyor.

 

 Japon savaş edebiyatıyla ilgili bir deneme, anlatı yazmaya çalışacağım. Hem edebiyat eserlerinde var olan fantastik savaşlardan bahsedeceğim hem de Japon edebiyat sektöründe olan fantastik diye tanımlanabilecek savaşlardan, kavgalardan bahsetmeye çalışacağım. Tabi kronolojik bir sıra gözetmeyeceğim. Karışık bir şekilde anlatmayı planlıyorum. Buna çizgi roman gibi anlatı türleri de dahil. Çünkü çizgi romanın da bir edebiyat türü olduğuna inanıyorum ben.

 Japon edebiyatında samuraylar vardır. Bu bilindik bir gerçek. Samuray kültüründe de japon edebiyatından izler görülür. Tokugawa İeyasu’nun samuraylık hakkında bir kitap yazdığı bilinir. Genellikle bu kitapta samurayların yaşam biçimlerinden bahsedilir.

 

 Meşhur kılıç ustası ve samuray, Miyamoto Musashi de Japon edebiyatında önemli bir yere sahiptir. Japon edebiyatı ve Miyamoto Musashi birbirlerini etkilemişlerdir desek abartmış olmayız. Ünlü Japon çizgi romanı Vagabond, Miyamoto Musashi’nin hayatını anlatır.

 

 

 Japon savaş sanatı Japon edebiyatında önemli bir yer tutar. Japon edebiyatında Japon savaş sanatının izleri görülür. Japon savaş sanatında da Japon edebiyatının etkilerini görmek mümkündür. Ki iki alan birleşip Japon savaş edebiyatını doğurmuştur. Japon savaş edebiyatının Japon kültüründe önemli bir yer tutmasının sebebi Japonya’nın asker kökenli bir millet olmasından dolayıdır. Samuray dediğimiz kavram önemli bir yer tutar. Japon klasik çağında samuraylar, feodal derebeylerini korurlardı. Hizmet etmek manasına gelen saburau kelimesinden türemiş. Tabi Türk savaş edebiyatı da başımızın tacıdır elbet. Kendi savaş edebiyatımızı küçümsemek olmaz.

 

 Batıda Japon savaş edebiyatıyla ilgili binlerce araştırma yapılmışken ülkemizde bu alana ilişkin yeterince ilgi gösterilmemesi üzücü bir durum. Tabi yeterince ilgi gösterilmiyor. Yoksa Japon savaş edebiyatıyla ilgili az da olsa kaynak var. Batı demişken Japonya’ya komşu ülkeler ile Ortadoğu’da yeterince kaynak olduğunu düşünüyorum kendimce.

 

İkinci dünya savaşı ve varoluşçuluk akımı da Japon savaş edebiyatını etkilemiştir. Ve halen etkilemeye devam etmektedir.

 

Ülkemizdeki kültür politikalarında uzun süredir bir eksiklik duyulduğu gerçek. Yeni kültürel akımlara karşı da duyarsızız. Ülkemizde kültürel bir çatışma var. Halbuki birleştirici olacağımız yerde kendi kültürel mirasımızı yeni yeni tanımaya başladık. Merhum Asım Gültekin ağabey, Allah rahmet eylesin, sağolsun, Cahit Zarifoğlu, Sezai Karakoç okumalarının yanı sıra Osmanlı kültüründen de okumalar yapardı. Safahat, Yunus Emre gibi. Hatta, kültürümüze bir katkı da ondan gelmişti. Yeni yeni ortaya çıkan kök ses dil teorisi üzerinde baya bir uğraşmıştı. Bu teoriyi kısaca açıklayacak olursam Türkçenin sadece sondan eklemeli değil baştan eklemeli de bir dil olduğunu savunur. Mesela budala kelimesini ele alalım. Budala kelimesinin kök ses teorisine göre kökü uddur. B-ud-al-a. Ud telli bir çalgı aleti olmasının yanı sıra bir sürü anlamı varmış. Derleme sözlüğünde utanma, gönül borcu, iş ve suç gibi anlamlara geliyormuş. Ayrıyeten Buda, Huda gibi kelimeler türetilebiliyor.

 

 Ama sadece şahısların yaptıklarıyla sınırlı kalmamalı kültürel atılımlar. Devlet de desteklemeli bu tür girişimleri. Çünkü oldukça sınırlı kalabiliyor.

 

Benim önerim Kültür bakanlığının yeni adı, Kültür, Eğitim ve Gençlik Bakanlığı olsun. Diyanet ve Sosyal Hizmetler bakanlığı da birleşsin. Ne güzel olur valla.

 

Şiir

Roman

Tiyatro

Deneme

Anı

Gezi Yazısı

 

Bu altı tür birleştirilebilir mi acep?!

 

Lafa şöyle bir giriş yaparak başlamak istiyorum. Her şeyden önce en büyük inkılap, peygamberimizin yaptığı inkılaptır. Öyle büyük bir inkılaptır ki hala dünyayı etkilemeye devam etmektedir.

 

 Aslında her ne kadar  fark etmesek de veya fark edip bir şey yapmasak da ülkemizin sorunlarından biri Atatürk ilkeleri ve İnkılap Tarihi adlı derstir. Her ne kadar kaldırılması istense de bence bu derste inkılap yapılmalı. Yani dersin içeriği baştan sona değişmelidir.

 

 Şaka bir yana bu dersin yeni adı Milli Mücadele ve İnkılap Tarihi olabilir pekala. Milli Mücadelede atalarımızın neler yaptığı anlatılabilir. Gelecek nesillerin de milli mücadele şartlarını ve zamanı geldiğinde(Allah tekrar yaşatmasın), nasıl mücadele edilebileceğini öğrenmeleri gerekir.

 

 Tarih içindeki inkılaplara da değinilebilir. Başta peygamberlerin yaptığı inkılap olmak üzere. Bu sebeple şunu da söyliyim. Peygamberimizin yaptığı inkılabı ne kadar övsem azdır. Ama şunu da unutmamak gerek. Biz bu inkılabı ne kadar yaşayabiliyoruz içimizde ve dışımızda?

 

Milli Mücadele zamanlarında atalarımızın yaptığı inkılaplardan ne kadar haberdarız. Bunun muhasebesini yapmak gerek. Sonra peki ya? Bu milli mücadeleci atalarımızın yaptığı inkılapların sonradan nasıl yasaklandığını biliyor muyuz?

 

 Hem ayrıca bu konuya sadece YÖK’ ün ortak dersi olarak bakmak da gerekmiyor. Başka açılardan da yaklaşılabilir pekala.

 

 Namık Kemal, Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç ve daha niceleri. Böyle güzel inkılapçılarımız var.

 

                                                                                                                                                                                         

 Aslında bu eserde her türden yazmaya çalışıyorum. Zuihitsu gibi. Japon edebiyatında dönemsel bir türdü. Ve içinde edebiyatın çoğu türü vardı. Çağdaş zuihitsular var mı bilmiyorum ama olsa iyi olur.

 

Bir varmış bir yokmuş

Bu diyarda bir kadın

 

 Şu sıralar yazma sıkıntısı yaşıyorum. Ve bu eserle bunu aşabileceğimi ümit ediyorum. Aslında bu yazıyla edebiyata muhalif bir düşman olduğumu itiraf ediyorum. Hem de edebi bir eser yazmaya çalışırken. Ne ironi ama. İronileri severim.

 

 Şu sıralar fazla vaktim yok

Ama gene de takılıyorum işte

 

 Deadpool, Antman ve Galaksinin Koruyucuları 3 filmlerini merakla beklemekteyim. Galaksinin Koruyucuları çizgi romanlarının bazılarını okudum. Oldukça güzellerdi. Star Lord’ un asıl sevgilisinin X-Men’ den bir karakter olmasına bayağı şaşırdığımı söyleyebilirim. Kitty Pride mıydı neydi adı? Neyse bakalım nasıl işleyecekler?

 

 Gerçi fantastik edebiyat ve bilimkurgunun gelişmesindeki en büyük engel, saçma sapan yazılan kitaplar ve bunlara verilen kıçı kırık ödüller. Keşke ülkemizdeki çevirmenler daha duyarlı ve bilinçli olsa bu konuda. Ama ne gezer? Piyasa böyle maalesef ki.

 

 Şimdi bir daha söyle aşkınla

Gel gidelim bu topraklardan

Hep beraber ikimiz olsak keşke

Neler geçti böyle hayatımızdan

 

 

Abi Gibi diye bir dizi var. Tutturmuşlar, komedi diye. Halbuki kara mizah bu arkadaşım.  Ama gene de güzel, ben bile beğendim valla.

 

 Japon kültürünü seviyorum abi yahu. Adamlar koyu milliyetçi. Ama gene de kendi kültürlerini pazarlamalarını iyi biliyorlar. Ama maalesef ki, acı gerçek şu ki, Japonya, Kore gibi Amerikan esareti altındalar. Kore kültürü ayrı bir hikaye. O da güzel. Ama asıl mevzu, Arap kültürü ile Japon kültürünü karşılaştırabilmekte. Şöyle Japon harfleri ve Arap harflerinin birlikte kaligrafisinin yapıldığını düşünsenize, of. Ne güzel olur? Tadından yenmez. Ama sanırım böyle bir şey vardır illaki.

 

 Şu sıralar, Myhtic Quest diye bir dizi izliyorum. Çok güzel. Oyun sektöründeki komik ve dramatik durumları anlatıyor.

 

 Edebiyat vardır bir de ebediyat vardır. Hangisi doğrudur, birbirlerini beslerler mi, işin uzmanı bilir.

 

 Biraz dışarıya çıkıyım dedim. Üsküdar’ da yürüyorum. Üsküdar merkezi çok seviyorum ya. Frango Döner diye bir mekana rastladım. Burgerking, Tavuk Dünyası falan var. Uncular caddesi var bir de. Orda da Yedi Hilal, Özgür Der falan var. Eski Usul dönerci var. Çok güzel döner yapıyor. Ferhatpaşa mahallesini biraz gezmişliğim var. Orda da İslam Berksan Kültür merkezi var. Ama ne yaptıkları belli değil. Bir kütüphane var işte. Orası da ders çalışmaya gelenlerle dolu. Tanıtıma önem vermiyorlar. Bu kadar işte. Az ötede Yıldız Holding var. Uncular caddesinde Muamma Kitap Kafe açıldı en son. Sahaf ta var. Yaşlı bir hanımefendi işletiyor. Gidin ziyaret edin. Sahaf demişken Sahaflar Çarşısı da açıldı. Güzel mekan. Ama daracık dükkanlara sığdırmışlar işte kocaman dünyaları.

 

Abdürreşid İbrahim efendi ve Ahmet Vefik paşayı severim. Bu ikisi 19. Yüzyılın başlarında vatana hizmet etmiş hezarfen kültür adamlarından sadece ikisi. Abdürreşid İbrahim Efendi’ye yukarıda değinmiştim. Ahmet Vefik Paşa ise tiyatro ve edebiyat alanında kalem oynatmış, hizmet etmiş bir siyasetçi. Bursa valiliği de yapmış.

 

 Biraz biraz her edebi türden yazmaya gayret edeceğim, daha önce de belirttiğim gibi. Edebiyatı karman çorman yapmaya hazır mıyım, kendini bilmez bir edebiyat antagonisti olarak?!

 

 Bu sıralar havalar bir soğuyup bir ısınıyor. Allah sonumuzu hayreyleye.

 

 Japonya ve Güney Kore’yi sevmeme rağmen Amerikan esareti altındalar. Özgür değiller yani.

 

 

 Çağımızın yeni hezarfenlere ihtiyacı var. Bir ülkede genç beyin olmazsa o ülke kalkınamaz.

 

 Abdürreşid İbrahim’in kitabını Yedi Hilal’e hediye etmiştim. Şimdi yeniden aldım. Okumak için sabırsızlanıyorum.

 

Herkesin bildiği bir şeyler vardır. Hatıraları falan.

 

 

Şimdi macera turizmiyle alakalı bir kitap okuyorum. Oldukça güzel bilgiler var.

 

 

 Bir ihtimal var ki o da bu dünyanın kirli olmasıdır. O kadar kirli ki temizlemeyi aklımızdan bile geçirmiyoruz. Ama kirletmesini biliyoruz. İşte bunun gibi sebepler yüzünden Ahmet Mithat Efendi gibi biri başımıza gelmiyor. Ahmet Mithat Efendi, eti sevmezmiş. Et nasıl sevilmez yahu? İlginç ve şahsına münhasır bir adam. Pilavı sebzeyle beraber yermiş. Halbuki pilav dediğimiz yemek etle de iyi gider.

 

 

Ondokuzuncu yüzyıl daha doğrusu Osmanlı’nın geç dönemiyle Cumhuriyet’in erken dönemi müthiş bir dönem arkadaş. Keşke o yıllarda yaşasam diyor insan.

 

 Şu sıralar Galaksinin Koruyucuları 3’ü izledim. Baya beğendim. O değil de ne olacak bu hayat? Herkesin sevdiği bir edebiyat türü vardır muhakkak.

 

Uzakdoğu kültürü, eski ilimler, fantastik edebiyat, bilimkurgu, video oyunları, rekreasyon yönetimi, inkılap tarihi, savaş edebiyatı, hezarfenlik, çizgi roman, animasyon ve İslami yeraltı edebiyatı. Bu alanlarda kalem oynatmak şart.

Yorumlar