2025’in Haziran Sıcağında Bayburt’ta Birkaç Gün-
Susayınca insan razı oluyormuş
Kirli bir tas suya bile koşuyormuş
Ziyaret ettim köydeki marangozu
Geldim gördüm eski rahleyi kurdu
Yürüdüm mermer ocaklarına kadar
Buldum yolda sönmüş bir ocak
Çok sade merkeze geldik
Hoş yemek tasarım hediyelik
Yedik içtik Bayburt’ta Gada
Gittik babayı gördük hamamda
Sapkın estetiklik İstanbul’da
Yaygın değil fazla Bayburt’ta
Haydi öldür Bill’i Jason
Gelmeyecek artık yüzüklerin efendisi
Hitchock’ın kuşundan korkan
Sinir krizinin eşiğindeki avanak ajan
Sonsuzluk ve Ötesi
Günümüzde kendilerini Mevlevilik gibi dergahların temsilcisi zanneden oluşumlar hayli fazla. Buna güvenerek kendilerinden farklı davranıp düşünenlerin pabuçlarını ters çevirecek kadar da cesurlar. Ama hepimizin unuttuğu bir şey var. Ne günümüzdekiler tekke, ne de farklı davrananlar aykırı.
Eski ruhumuzu kaybettik maalesef ki. Eskiden gazete ve dergilerde eser tefrika edilirdi. O da bitti. Diriliş erleri artık Diriliş endüstrisinin işçilerine dönüşmüş durumda. Belki eğlenceye düşkün Osmanlı şairlerinden bir ders çıkarabiliriz. Nefi, Şair Eşref, Neyzen Tevfik ve diğerleri. Edepli edepsizler. Tıpkı Musashi’nin Beş Çember kitabındaki ‘’Pozisyon Almak ama Almamak’’ felsefesi gibi.
Çin düşüncesinden ilham alarak şöyle de diyebiliriz. Mesneviye vakıf olmayan kendisini layıkıyla ifade edemez. Hırslanıp eser bile yazamaz.
İnsan hakları gibi düşünce hakları da erozyona uğramış vaziyette. Filistin’i savunanların susturulmaya çalışılmasını örnek verebileceğimiz bu duruma bir nevi düşünce savaşı da diyebiliriz. Batının söylediği gibi ne Batı sonrası dünyadayız, ne de Asya yüzyılında. Modernliğin ilk zamanlarında Batıda, Doğu çılgınlığı diye bir şey vardı. Ve yaklaşık olarak 300 yıl sürmüştü. Bizdeki Batı çılgınlığı ise 200 yıldır devam etmekte. Modernizm hareketinden hoşlanmasak bile ona çok şey borçluyuz. Bir de şöyle düşünmekte yarar var. Modernizm akımı olmasaydı onun yerini alabilecek birçok şey vardı. Kavalalı Mehmet Ali Paşa hükümranlığı, Napolyon diktatörlüğü, Japon sömürgeciliği gibi.
19. yüzyıl harbiden kaotik ve karmaşık görünen bir dönem. Goethe demokrasinin evrensel olmadığını söylerken; Sakamoto Ryuma, feodalizmden demokrasiye geçişi öneriyordu. Aslında meselenin ne kadar basit olduğunu anlamak için şu trajik olayı hatırlamakta yarar var. Zamanın Arabistan valilerinden biri iki İngiliz’i suç işlediği gerekçesiyle İslam hukukuna göre yargılamıştı. Bunun üzerine Avrupa silahlı bir donanmayla bölgeyi abluka altına alıp valiyi, suçluları modern hukukla yargılayacaksın diye tehdit edince vali çaresiz bir şekilde geri adım atmak zorunda kaldı. Musashi’nin belirttiği gibi düşünmek, araştırmak gerek.
Japon Modernleşmesi, tüm kanlı iç savaşlara rağmen önceki yüzyıllarda yapılan Rangaku(Batı Bilimi) çalışmaları sayesinde başarıya ulaşmıştı. Amaç oldukça netti. Bizde ise iki ileri bir geri sayılıyordu. Ta 1300’lerde Batıdan yapılan çeviriler sayesinde İslami devrim yapılmıştı. Peki ne oldu da Tanzimat’ta istenilen reformu yapamadık? Çünkü isteksizdik ve hala da öyleyiz maalesef. Yapacağımız şey basitti. Abdülhamid de Jöntürkler de hatalıydı. Ağır yükümüz daha da ağırlaştı. Halbuki Nozume Takami, 1886 yılında yazdığı Genbunitchi(Söz ve Yazı Birliği) adlı eserinde şöyle söyler: ’’Geleneksel yazı dilimize öyle alışmışız ki vazgeçmeyi bilmiyoruz. Fakat bu alışkanlık meselesini istersek değiştirebiliriz.’’ Sultan Abdülhamid döneminde sıkı sansürler uygulanırken sarayda polisiye edebiyat çevirilerinin yapılıp alafranga müzik dinlenmesi bu amaçsızlığa bir işaret. Gerçi Sultan Abdülhamid’in ne suçu var canım? Mecburen kolaycılığa kaçıp onu suçlayacağız. Evet Gazali, İslam’da felsefeyi bitirdi(!)
Şimdilerde farklı bir isimle gündeme gelen Japonculuk akımına ayarım kaçmış şekilde heyecanlanmam biraz da bu sebepler yüzünden. Gerçi bizde Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük gibi kökleri olan lakin pek önemsenmeyen Japonculuk akımından bahsetmek gerek. Batıcıların iddia ettiği gibi Japonculuk sadece Fransa’da doğmuş, gelişmiş bir akım değildir. Batıdaki Japonculuk ile bizdeki Japonculuk farklıdır. Bizim Japonculuğumuz kendine özgüdür, temelleri farklıdır. Siyasi ve ekonomik odaklıdır. Mehmet Akif gibi bir İslamcı, bir yönüyle Japoncudur da. Tam olarak kurucusu diyemeyeceğimiz Abdürreşid İbrahim, Japonculuğun temellerini atmıştır. İlk olarak edebiyatçıların bahsettiği Japonculuk, doğal olarak ilk zamanlarından bugüne gerçekçilikten biraz kopuktur. Samizade Süreyya’dan Turgut Özal’a kadar bu akımın izlerine rastlayabiliyoruz. Lakin yerel isimler dışında başka isimleri de bilmek gerekiyor. Ryoichi Mita, Kuran’ı Japoncaya çeviren ilk Japon Müslümandır. Muhammed Ali’yle dövüşen güreşçi ve politikacı Antonio İnoki de Şii bir Müslüman olarak dikkat çeker. Japon asıllı Türk matematikçi Masatoshi Gündüz İkeda ise cebir alanına katkılarıyla tanınır. Bu kişiler, Japonculuğa katkıda bulunmuş isimlerden yalnızca birkaçıdır.
Yorumlar
Yorum Gönder